“Süreci sürekli ertelemenin ağır maliyetleri olabilir”

-
Aa
+
a
a
a

Barışa Bir Şans’ta Burcu Karakaş, CHP Diyarbakır Milletvekili Sezgin Tanrıkulu ile iktidarın “çözüm süreci” yaklaşımını, Kürt meselesinde yaşanan tıkanmayı, AK Parti içindeki siyasi hesapları ve CHP’nin süreç karşısındaki pozisyonunu değerlendirirken; Devlet Bahçeli’nin çıkışları, Abdullah Öcalan’a yönelik “koordinatörlük” tartışmaları ve CHP’ye yönelik mutlak butlan davasının siyasi etkilerini de ele alıyor.

""
“Süreci sürekli ertelemenin ağır maliyetleri olabilir”
 

“Süreci sürekli ertelemenin ağır maliyetleri olabilir”

podcast servisi: iTunes / RSS

Ömer Madra: Merhabalar, günaydın.

Burcu Karakaş: Günaydın.

Özdeş Özbay: Günaydın.

Ö M.: Konuğumuzu bekletmeyelim.

B.K.: Evet.

Ö.M.: Merhabalar Sezgin.

B.K.: Merhabalar.

Sezgin Tanrıkulu: Teşekkürler. Vallahi özlemiştim Açık Radyo’yu, iyi oldu. Sevgiler Ankara'dan.

Ö.M.: Hoşgeldin. Çok teşekkürler, biz de öyle.

B.K.: Sezgin Tanrıkulu bizimle beraber. Zaman ayırdığı için kendisine çok teşekkür ediyoruz. Ben hemen sorularımıza dönmek istiyorum çünkü gündem oldukça yoğun ve konuşulacak çok şey var.

Sezgin Bey, aslında dün CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in sürece dair yaptığı açıklamalarla başlamak istiyordum. Önemli değerlendirmelerde bulundu kendisi. CHP’nin süreçteki duruşundan taviz vermediğini ve vermeyeceğini bir kez daha vurguladı. Siz Özel’in açıklamalarını nasıl okudunuz? Bundan sonraki süreçte de CHP’nin, Özel’in çizdiği doğrultudaki pozisyonunu koruyacağını söyleyebilir miyiz?

S.T.: Şöyle ifade edeyim: Bu süreç başladığında CHP üzerindeki yargı kıskacı da yeni başlamış sayılırdı. 1 Ekim, 22 Ekim, ardından 30 Ekim 2024’te Esenyurt Belediyesi ile ilgili soruşturma başlamıştı. Parti içinden ve dışından CHP’ye büyük bir baskı vardı. “CHP bu kadar ağır bir kuşatma altındayken bu süreçte nasıl aynı masada olur, nasıl görüşür?” deniliyordu. Ama buna rağmen Genel Başkanımız Özgür Özel ve parti yönetimi şunu söyledi: “Bizim üzerimizdeki baskılar geçicidir, konjonktüreldir. Ama Türkiye’nin Kürt meselesi bugünden yarına ertelenecek bir mesele değildir. Tarihsel bir meseledir. En azından çatışma süreci 40 yıllık bir süreçtir. Dolayısıyla biz tarihin doğru yerinde duracağız ve bu süreçte yer alacağız.”

O günden bugüne, parti üzerindeki kuşatma ve Recep Tayyip Erdoğan yönetimindeki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin demokrasi ve demokratikleşme konusundaki yaklaşımı giderek ağırlaşmasına rağmen biz de, Genel Başkanımız da o tutumdan vazgeçmedik.

Dün de bir kez daha, sürecin tıkandığının ve ilerlemediğinin ifade edildiği bu ortamda, Cumhuriyet Halk Partisi’nin bu meseleyi siyasi rekabetin konusu yapmayacağını, buradan bir muhalefet alanı çıkarmayacağını ve en baştaki duruşumuzun ve taahhütlerimizin arkasında duracağını ifade etti. Ayrıca yalnızca Türkiye’de yaşayan Kürtlerin değil; Suriye’de, Irak’ta ve İran’da yaşayan Kürtlerin de bulundukları ülkelerde eşit yurttaşlık temelinde, birlik içinde yaşayabilmeleri için gereken her türlü tutumu alacağımızı söyledi.

Bence bu, CHP’nin son dönemde aldığı tutumun çok tutarlı bir biçimde yeniden ifade edilmesidir. Çünkü CHP’ye yönelik sürekli bir şüphe üretiliyor. İktidar partisi ya da bazı çevreler tarafından, “CHP bu sürecin dışına düşsün”, “bozan taraf olsun”, “itiraz etsin” gibi beklentiler dillendiriliyor yani en zor zamanda Kürtleri yalnız bırakan taraf gibi gösterilmek isteniyor. “Biz söylememiş miydik?” denilmesi bekleniyor. Ama yine doğru bir siyasal okumayla bu söylemleri boşa çıkardık. Sonuçta bugüne kadar sürecin ilerlememesinin nedeni olarak CHP’den kaynaklanan herhangi bir tutum gösterilemez. Ne söylem olarak, ne de Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki tutumumuz açısından böyle bir durum söz konusu değil.

Sorumluluk hem hazırlanan komisyon raporunun perspektifi bakımından, hem de yetki bakımından Adalet ve Kalkınma Partisi’ne ait. Sonuçta devleti onlar yönetiyor, devletin bilgileri onların elinde ve komisyon raporunda verilen görevler de onlara ait. Parlamentoyu harekete geçirmeleri gerekiyor. “Çerçeve yasa şu şekilde olmalıdır, ilgili devlet birimleriyle görüştük, temas ettik, bu konuda bir mutabakat var; siz ne diyorsunuz?” diyerek muhalefet partilerine ve komisyonda yer alan partilere gelmeleri gerekir. Ama bugüne kadar “Ramazan sonrası”, “Bayram sonrası” denildi. Şubat ayında rapor hazırlanmıştı. O tarihten bu yana ne çerçeve yasaya ilişkin bir hazırlık konusunda bilgi verildi, ne de bu meselede toplumsal rızayı büyütecek, güven artırıcı herhangi bir adım atıldı. Üstelik bunların bir kısmı yasa gerektiren şeyler de değildi; yasa gerektirmeyen adımlar bile atılmadı.

B.K.: Size şunu sormak istiyorum: Programa konuk aldığımız milletvekillerinden biraz da Ankara kulislerini ve oradaki havayı aktarmalarını rica ediyoruz.

Şimdi, sürecin tıkanmasıyla ilgili — ki buna bir tıkanma diyebiliriz diye düşünüyorum — her ne kadar Recep Tayyip Erdoğan yaptığı açıklamalarda ortada bir tıkanma olmadığını ve sürecin ilerlediğini ifade etse de, sizin gördüğünüz kadarıyla bu tıkanma nerede yaşanıyor?

Çünkü bir yandan örgütün yasal düzenleme beklentisi içinde olduğunu biliyoruz. Öte yandan devletin ve iktidarın da silah bırakma konusunda çeşitli sorunlar yaşandığını, sürecin beklendiği gibi ilerlemediğini düşündüğünü görüyoruz. Gerçekten bu tıkanma nerede yaşanıyor sizce?

S.T.: Önceki süreçleri de çok yakından takip ettim. Avukatlığımdan ve baro başkanlığım döneminden itibaren; 1994’te başlayan süreci, 2004’te başlayan süreci ve 2013’te başlayan süreci çok yakından biliyorum.

Şimdi, bu öncelikle bir siyasi niyet meselesidir. Adalet ve Kalkınma Partisi’nde — devletin kaynaklarından ve aldıkları bilgilerden bağımsız olarak söylüyorum — bu konuda samimi bir siyasi irade olduğunu düşünmüyorum. Parti içinde, benim gözlemlediğim kadarıyla farklı kanatlar var. Bu meselede atılacak yasal adımların partilerine zarar vereceği konusunda aşırı endişeli ve ihtiyatlı bir kesim bulunuyor. Bana göre bu kesim, sürecin ilerlemesi açısından da bir engel işlevi görüyor.

İkinci olarak, önceki süreçlerden çıkardığım derslerle şunu görüyorum: Örgütün bütün silahlı unsurları Türkiye’nin kara sınırları dışına çıkmış durumda ve bu teyit edilmiş. Türkiye içerisinde örgütün herhangi bir silahlı varlığı kalmamış durumda. Ayrıca kendi hukukuna göre kongresini toplamış ve Türkiye bakımından silahlı faaliyetlere son vereceğini ilan etmiş. Sembolik bir silah yakma töreni de gerçekleştirmiş. Böyle bir tabloda ya bir çerçeve yasa çıkarırsınız; gelen gelir, gelmeyen gelmez. Güvenlik yönünden gerekli tedbirleri yine alırsınız. Ama burada mesele, başlangıçtan itibaren ortaya konulmuş açık bir siyasi niyet ve üslup olmaması.

Irak’ta ya da İran’da ne olduğuna dair bizim bilgimiz büyük ölçüde açık kaynaklarla sınırlı. Onun dışında özel bir bilgimiz yok. Ama şundan eminim — bunu sokaktan da biliyorum, Kürt mahallelerinden de biliyorum; çünkü ben bu toplumun içindeyim — Türkiye’de Kürt meselesinin çözümü ya da yeniden gündeme taşınması konusunda artık silahlı yöntemlerin bir karşılığı yok. Buna ilk itiraz edecek olan da yine Kürtler olur.

Fakat bu meselenin sürekli ertelenmesi, uzatılması ve silahlı yöntemler dışındaki alanlarda demokratikleşme konusunda direnç gösterilmesi toplumda ciddi bir kuşku yaratıyor. Bunun farkında olunması gerekiyor. Devletin de, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin de bu konuda büyük bir direnç gösterdiğini düşünüyorum ve bunun yanlış bir yaklaşım olduğunu söyleyebilirim.

B.K.: Direncin kırılmasına yönelik bir ışık görüyor musunuz? Bir yandan parti içinde böyle bir direnç olsa da, Recep Tayyip Erdoğan ve Devlet Bahçeli’nin duruşu da sanki daha net görünüyor. Sizce buradan sonra süreç nereye evrilebilir?

S.T.: Ben, Sayın Devlet Bahçeli’nin duruşunun net olduğunu düşünüyorum. Bunu hem açıklamalarından, hem de temaslardan anlıyorum. Ama Sayın Recep Tayyip Erdoğan konusunda aynı netlikte bir şey söyleyemem.

Şimdi Erdoğan’ın önündeki temel mesele şu: Birincisi, kendisinin üçüncü kez aday olabilmesi; ikincisi, seçimi kazanması; üçüncüsü de partisinin iktidarda kalabilmesi. Önceliği budur; öncelik bu mesele değil.

Dolayısıyla öncelik bu olunca, bu süreçte hem Kürt siyasi hareketinin, hem de Kürt seçmenin kendisine ne ölçüde destek vereceğini ölçmeye çalışıyorlar. Erdoğan’ın, kamuoyu yoklamaları ve bu desteğin somut karşılığı olmadan bu aşamada ciddi bir adım atacağını düşünmüyorum.

Bence kendisi de tam olarak emin değil. Geçmişte yaşanan deneyimlere bakıyor. “Olmadı, iktidardan düştük, oylarımız %49’lardan 40’lara geriledi” gibi değerlendirmeler yapılıyor. Sonrasında yeni bir rejim inşa edildi. Erdoğan’ın, kendisi açısından siyasi sonucu net olmayan bir konuda kolay kolay risk alacağını sanmıyorum. Yani siyasal olarak bir getirisi olması gerekir. Bunun somut biçimde sandığa ve seçmen desteğine yansıyacağını görmesi gerekir.

B.K.: Yani o zaman, yasal düzenlemelere geçilmesi için Recep Tayyip Erdoğan’ın sizin bahsettiğiniz şekilde somut bir siyasi karşılık görmeyi beklediğini anlıyoruz.

S.T.: Ben, işin bugüne kadar gecikmesinin nedeninin bu olduğunu düşünüyorum. Neden diye sorarsanız, benim siyasi analizim şu: Bu süreç aslında Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kendi siyasi iradesiyle başlamadı; sonuçta Orta Doğu’daki gelişmeler, gelinen durum ve ortaya çıkan daha büyük riskler böyle bir sürecin başlamasına neden oldu. Bu süreçte Devlet Bahçeli de, Özgür Özel liderliğindeki CHP de doğru bir tutum aldı.

Şimdi neden başlamadı meselesine gelirsek: Çünkü AK Parti uzun zamandır siyasal iletişiminin merkezine “terör” söylemini koydu ve bunu sürdürülebilir, kontrol edilebilir bir siyasi araç olarak kullandı. Buradan da ciddi bir siyasi çıkar elde etti. Her seçim öncesinde muhalefeti “terörle işbirliği yapmakla” suçladı ve bunun siyasal karşılığını aldı. Şimdi ise ellerindeki bu imkan ortadan kalkıyor çünkü artık silahlı şiddet ya da “terör” üzerinden kurulabilecek eski siyasal zemin zayıflıyor. Dolayısıyla olası bir seçimde muhalefeti hangi argümanla suçlayacaklar?

Hatırlayalım; 2023 seçimlerinde de bu söylem vardı, 2024 seçimlerinde de vardı. “Kent uzlaşısı”, “şunlarla işbirliği yaptılar”, “bunlarla ortak hareket ettiler” gibi suçlamalar sürekli gündeme getirildi. 2023 seçimlerinde Kemal Kılıçdaroğlu hakkında servis edilen sahte videoları da hatırlıyoruz. Ondan önce, 2019 yerel seçimlerinde İstanbul başta olmak üzere Türkiye’nin birçok yerinde muhalefete yönelik suçlamaların merkezinde yine “terörle işbirliği” iddiası vardı.

Nitekim CHP belediyelerine yönelik ilk operasyonların da “kent uzlaşısı” çerçevesinde başlatıldığını hatırlayalım. Belki süreç o eksende ilerleyecekti, sonra yön değişti ve mesele “yolsuzluk” soruşturmalarına evrildi.

Dolayısıyla şimdi iktidarın elinden, siyasal iletişimin merkezine koyduğu bu güçlü araç gidiyor. Yerine de aynı etkide başka bir şey koyabilmiş değiller. CHP’ye, CHP’li belediyelere ve yerel yöneticilere yönelik mali suçlar üzerinden çok sayıda operasyon başlatıldı; görevden almalar oldu, olmaya devam ediyor. Casusluk iddiaları, etik dışı soruşturma yöntemleri gibi birçok uygulama devreye sokuldu. Ama bütün bunlara rağmen, “terörle ilişkilendirme” üzerinden kurdukları siyasal iletişimin yarattığı etkiyi hâlâ yaratabilmiş değiller.

B.K.: Şimdi, bu sürece başlarken herhalde bunun yaratacağı siyasi sonuçları da öngörmüşlerdir diye düşünüyoruz. Çünkü bir yandan erken seçim tartışmaları var. Ne kadar “erken” olur bilinmez ama anladığımız kadarıyla gelecek yılın Kasım ayı seçim tarihi açısından konuşulan olası zaman dilimlerinden biri.

Sizin anlattıklarınızdan şunu anlıyorum: Olası bir seçim öncesinde, özellikle de siyasi karşılığı netleşmeden, kapsamlı yasal düzenlemelere geçilmesi çok da mümkün görünmüyor. Doğru mu anlıyorum?

S.T.: Mümkün olmadığını söylemiyorum ama bence hesaplayamadıkları şey şu oldu: 19 Mart ve öncesinde başlayan soruşturmalar karşısında CHP’nin bu kadar güçlü ve dirençli bir tutum alabileceğini tahmin etmediler.

B.K.: Oyunu bozan bu oldu yani.

S.T.: Evet, şöyle düşündüler: “CHP’yi bu soruşturmalarla zaten teslim alırız. Bir yandan ‘terörü bitirmiş’, diğer yandan CHP’yi zayıflatmış bir siyasi tabloyla yeniden ortaya çıkarız. Böylece ekonomi, eğitim, sağlık ve diğer alanlardaki sorunlarımızı da örteriz.” Ama bugün baktığımızda o alanlardaki sorunlar olduğu gibi duruyor. Eğitimde, sağlıkta, ekonomide, işsizlikte ve genel çürümede bütün göstergeler ortada. Adalet ve Kalkınma Partisi bu başlıklarda ilerleyemiyor. CHP konusunda da kendisine beklediği ölçüde bir siyasi alan açamadı.

Evet, çok ağır davalarla mücadele ediyoruz. Bugüne kadar görülmemiş bir baskıyla karşı karşıyayız. Kurultay davası, mutlak butlan tartışmaları, ceza davaları, cumhurbaşkanı adayımıza yönelik davalar… Ama buna rağmen CHP örgütleri dimdik ayakta. Örneğin ayın 4’ünde, 81 ilin tamamında CHP sahadaydı. Ben bunu yalnızca basına yansıyan kısmıyla değil, yansımayan taraflarını da bildiğim için söylüyorum. Gerçekten diri ve güçlü bir örgüt yapısı var.

Dolayısıyla hesaplanan tablo tam olarak gerçekleşmedi. Ellerindeki siyasal imkanlardan biri zayıfladı ama yerine ne koyacakları konusunda da net değiller.

Öte yandan bu mesele yalnızca AK Parti’yi ya da hükümeti ilgilendiren bir mesele değil. Aynı zamanda Orta Doğu’daki barış ve istikrarla doğrudan bağlantılı bir konu. Bu nedenle süreci sürekli ertelemenin ya da geleceğe bırakmanın Türkiye açısından çok ağır maliyetleri olabilir.

Ben devletin bütün kurumlarının bu konuda aynı ölçüde istekli olduğu yönünde net bir bilgiye sahip değilim ama komisyondaki çalışmalardan, yapılan toplantılardan ve aktarılanlardan çıkardığım bir siyasi öngörü var. Devletin bazı kesimlerinin bu konuda daha fazla adım atılmasını istediğini düşünüyorum. Fakat sonuçta sandığa giden, seçimle karşı karşıya olan taraf Adalet ve Kalkınma Partisi. Bürokratlar ya da devlet kurumları seçimle gelmiyor. Oyu alan da, hesap veren de siyasetçiler ve siyasi partiler. Bu yüzden nasıl hareket edecekleri ve hangi adımları atacakları konusunda henüz tam bir karar vermiş değiller.

B.K.: Peki, Devlet Bahçeli’nin dün yaptığı ve Abdullah Öcalan için önerdiği “Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü” meselesini de sormak istiyorum. Siz bunun hayata geçmesinin, hukuki açıdan da bakıldığında, gerçekçi olduğunu düşünüyor musunuz? Ya da Ankara’da bu konuda neler konuşuluyor? Özellikle Öcalan’a bir statü verilmesi meselesiyle ilgili nasıl bir tablo görüyorsunuz?

S.T.: Dün ben de sizin gibi açıklamaları izledim. “Statü” meselesi, Kürt siyasi hareketi çevrelerinde uzun süredir konuşulan ve gündemde tutulan bir konu zaten.

Biz en başından beri şunu söyledik: Silahlı bir örgütün silahsız hale gelmesi, ardından siyasal ve toplumsal yaşama şiddet dışı yöntemlerle katılması yani şiddetin tamamen dışlanması ve “terör” olarak ifade edilen eylemlerin sona ermesi son derece önemli ve kıymetlidir. Bu konuda kimin üzerine hangi sorumluluk düşüyor ise o rolü oynaması gerekir.

Bu çerçevede İmralı’nın ve Abdullah Öcalan’ın örgüt üzerindeki etkisinin sürdüğü zaten biliniyor. Son bir yıldaki gelişmeler de bunu bir kez daha göstermiş oldu. Ancak burada devlet adına hangi kurumların görüştüğü, sürecin nasıl yürütüldüğü ya da Adalet ve Kalkınma Partisi içinden kimlerin dahil olduğu konusunda bizim net bir bilgimiz yok. Fakat şunu söylemek gerekir: Görüşmeleri yürüten birimlerin, eğer mevcut koşulların sürecin ilerlemesi açısından yetersiz olduğunu düşünüyorlar ise bunu açık biçimde ortaya koymaları gerekir çünkü ancak o zaman sürecin devamını kolaylaştıracak bir çerçeve oluşturulabilir.

Şu aşamada bunun doğrudan bir yasal düzenleme konusu olduğunu düşünmüyorum. Zaten komisyon çalışmaları da özel bir yasa ile kurulmadı; Meclis içtüzüğü ve teamüller çerçevesinde yürütüldü. Dolayısıyla burada esas mesele, temasları sürdüren yapıların hangi ihtiyaçların ortaya çıktığını ve neyin gerekli olduğunu açık biçimde ifade etmesi. Ondan sonra kamuoyuna açık ya da kapalı yöntemlerle bir çalışma zemini oluşturulabilir. Bu nedenle, şu an için sınırları net çizilmiş kesin bir şey söylemek bence mümkün değil.

B.K.: Peki, Abdullah Öcalan’a statü verilmesi tartışması CHP içinde nasıl yankı buluyor?

S.T.: Bu konu CHP içinde özel olarak konuşulmuş bir mesele değil ve ayrıca bu doğrudan parlamentonun konuşacağı bir siyasi başlık da değil ama benim en başından beri ifade ettiğim çerçeve önemli: 2012-2013 sürecinde de milletvekiliydim. O dönemde de şunu söyledik: Silahsızlanma, şiddetin sona ermesi ve “terör” olarak tanımlanan eylemlerin bitirilmesi konusunda kimin hangi rolü varsa, o rol çerçevesinde sorumluluğunu yerine getirmelidir. Bu kişi Abdullah Öcalan olur ya da başka siyasi aktörler olur.

Dolayısıyla “onlarla görüşülmez”, “görüşülmemeli” ya da “dikkate alınmamalı” gibi bir yaklaşım zaten gerçekçi değil. Kaldı ki bugün Meclis komisyonu da Öcalan’la görüştü, devlet zaten görüşüyor. DEM Parti içinde görevlendirilmiş heyetler gidip görüşüyor. Bunun dışında başka temaslar olup olmadığını bilmiyoruz ama kamuoyunda, kamuoyuna yansıyanın dışında da bir trafik olduğu yönünde güçlü bir kanaat var. Fakat bunları bizim değil, bu süreci yürütenlerin ve temasları gerçekleştirenlerin açıklaması gerekir. Çerçeveyi onların çizmesi lazım.

Ben, Devlet Bahçeli’nin de burada bir tıkanıklık gördüğü için bunu kamuoyu önünde açık biçimde dile getirdiğini düşünüyorum. Tıpkı 1 Ekim ve 22 Ekim’de yaptığı çıkışlarda olduğu gibi, burada da “Ben söylüyorum” diyerek doğrudan bir pozisyon aldı. Bu da bana, hem Adalet ve Kalkınma Partisi’ne, hem de devlet içindeki ilgili aktörlere açık bir mesaj verme ihtiyacı hissettiğini düşündürüyor.

B.K.: Evet, yavaş yavaş bitireceğiz. Ömer Abi’nin ya da Özdeş’in de soruları olabilir ama hazır sizi bulmuşken bir şeyi daha sormak istiyorum. Süreci konuşuyoruz ama az önce değindiğiniz mutlak butlan davasıyla ilgili de görüşünüzü almak isterim.

Şimdi davada istinafın esas hakkındaki kararı bekleniyor. Siz bu süreçle ilgili nasıl bir tablo görüyorsunuz? İsterseniz bununla toparlayalım, ardından varsa Ömer Abi’nin ya da Özdeş’in de son sorularını alalım.

Ö.M.: Ben de aslında aynı konuda bir şey soracaktım, izninizle onu da ekleyeyim. Devlet Bahçeli, davada çıkabilecek olası bir “mutlak butlan” kararıyla ilgili olarak, “Cumhuriyet Halk Partisi, Cumhuriyet kurulduğundan bu yana en önemli siyasi kurumlardan biridir. Bu kurumun karıştırılmasına, parçalanmasına, hukuki yönden zedelenmesine ya da farklı amaçlarla kullanılmasına müsaade edilmemelidir” şeklinde bir vurgu yaptı. 
Hatta Taha Akyol da Karar gazetesindeki “CHP’yi Parçalamak” başlıklı yazısında, Bahçeli’nin bu mutlak butlan meselesinde net bir tavır ortaya koyduğunu yazdı.

Fakat ardından Fethi Yıldız akşam yaptığı açıklamada, “Eğer mutlak butlan kararı çıkar ve kesinleşirse, hukuken Kemal Kılıçdaroğlu yönetimi yeniden yetkili hale gelebilir” dedi. Tabii, Fethi Yıldız’ın Bahçeli’nin bilgisi dışında böyle bir açıklama yapmayacağı da düşünülüyor ama iki açıklamanın farklı yönlere işaret ettiği açık. Sezgin Tanrıkulu, sen bunu nasıl yorumluyorsun?

S.T.: Şöyle söyleyeyim: Ortada son derece sorunlu bir dava var. Açıkçası, hukuken bu davayla ilgili konuşmak bile zor çünkü Türkiye’de hukuk o kadar aşındırıldı ve çiğnendi ki, bu noktadan sonra “hukuken şudur” demek kolay değil.

Normal şartlarda siyasi partilerin kongre ve kurultayları, Yüksek Seçim Kurulu ve seçim yargısının denetimine tabidir. Eğer bir suç ya da usulsüzlük iddiası varsa, bu ancak ceza yargısının konusu olabilir; ki zaten o süreçler ayrıca devam ediyor. Nitekim bugün Ankara’da yine bir duruşma var. Ama siz siyasi partilerin faaliyetlerini belirsiz bir geleceğe bırakırsanız, ortada siyasi parti düzeni diye bir şey kalmaz. Şu anda CHP’ye yapılan tam olarak budur. Çünkü seçim hukuku süreli hukuktur; belli takvimlerle ve kesin kurallarla işler. Sonrasında artık başka mahkemelerin o sürece müdahale etmemesi gerekir. Fakat buna rağmen dava bu noktaya kadar geldi. Kurultayın üzerinden yaklaşık üç yıl geçmiş durumda. Bu süreçte üç ayrı kurultay yapılmış ama hâlâ CHP’nin yönetimi ve koltuğu tartışılıyor.

Siyasi açıdan bakıldığında, Devlet Bahçeli’nin yaptığı tespit önemli ve dikkat çekici. Dün aslında açık bir uyarıda bulundu. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin yargı eliyle siyaseti dizayn etmesinin Türkiye’de nasıl kalıcı hasarlar yaratabileceğine işaret etti. Çünkü Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın istediği şey şu: “Sandık olsun, seçim olsun ama hep ben kazanayım.” Bunun için de önce kendisine rakip olabilecek isimleri siyaset dışına itmeye çalışıyor. Ekrem İmamoğlu’na yönelik davalar bunun bir örneği. Yarın başka davalar olur mu, onu da bilmiyoruz. İkinci olarak da, kendisini değiştirebilecek güce sahip siyasi partilerin yönetimlerini zayıflatmak istiyor. “Muhalefet olsun ama beni değiştirecek kadar güçlü olmasın” anlayışı var.

Davanın özü budur. Eğer siz bunu yargı eliyle yapmaya kalkarsanız, otokrasinin tek meşruiyet kaynağı olan sandığın anlamı da ortadan kalkar.

B.K.: Evet, Sezgin Bey, ağzınıza sağlık. Sizi sabaha kadar dinleyebiliriz ama ne yazık ki programın sonuna geldik. Umarım en kısa zamanda sizi yeniden konuk ederiz çünkü belli ki konuşacak daha çok başlık var. O zaman da bugün kaldığımız yerden daha ayrıntılı devam etme fırsatımız olur diye düşünüyorum.

S.T.: Tabii ki. Çok memnun oldum ben de.

Ö.M.: Sezgin Tanrıkulu, çok teşekkür ederiz, iyi günler.

B.K.: Çok teşekkür ederiz.

Ö.Ö.: Teşekkürler.